Merhaba

Çok sevgili arkadaşlarım, dostlarım, merhaba.

Amatörce, yalnızca kendim için yazdığım ve sizlerle paylaştığım öykü, şiir ve yazılarıma çok sıcak ilgi gösterdiniz. Hatta yenilerini okumak istediğinizi belirterek beni cesaretlendirdiniz. Yazma fırsatı bulamadığım ve geciktiğim zamanlarda beni teşvik edenler bile oldu. Ve beklemediğim bu yoğun ilginiz doğal olarak beni şımarttı. En önemlisi de içimdeki yazma arzusunu açığa çıkardı.
Sizlerin ilgisine güvenerek kendi adımı taşıyacak blog sayfamı hazırlamaya karar verdim. Cesaret verip beni şımarttığınız ve blogumu ziyaret ettiğiniz için hepinize çok teşekkür ederim.

Lütfen blogumda iz bırakınız!..

Hüseyin Kekiç

BEKLEYİŞ

Fotoğraf : Seval Danışman

BEKLEYİŞ

Salih, bu yılın başında yetmiş sekiz yaşına girdi. Dört yıl önce eşini kaybettikten sonra, can yoldaşı olarak Shar Pei cinsi bir köpek sahiplendi. Adını Bakır koydu. Her gün olduğu gibi köpeğiyle sabah gezisinden eve dönüyordu.

Tam kapıdan eve girerken telefonu çaldı. Arayan, 68 kuşağından mücadele arkadaşı Kadir'di. Ankara'da yaşıyordu. Lafı uzatmadan konuya girdi.

- Salih, dün akşam bizim torunu Saraçhane’de gözaltına almışlar. Avukatlar ilgileniyor ama, sen de gidip bir bakar mısın? Ne olup bitiyor, öğrenebilir misin lütfen?

Salih kısa bir şaşkınlıktan sonra, kafasını toparladı.

- Tamam dostum, torunun kimlik bilgilerini bana mesaj at, ben hemen gidip bilgi almaya çalışırım ve seni ararım.

Salih, hızla hazırlanıp, dolaptan büyük Türk bayrağını aldı, pencereye astı ve kapıya yöneldi. Bakır da onun peşinden kapıya doğru gidince, Bakır'ın başını okşadı.

- Sen kalıyorsun Bakır. Sakin ol ve beni bekle.

Salih aceleyle kapıyı çekip evden çıkınca, Bakır ön patileriyle Salih'in açık bıraktığı pencereye çıktı ve beklemeye başladı.

Emniyet Müdürlüğü önünde gözaltına alınan gençlerin aileleri gergin bir bekleyiş içindeydiler. Salih, yoldaşının torunu için bir iki avukat ile görüştü. İfadesinin henüz alınmadığını, beklemede olduğunu öğrendi. Hemen Kadir'i aradı.

- Emniyet önündeyim, gelişmeleri takip ediyorum.

Kadir yorgun sesiyle,

- Sen artık bekleme lütfen. Avukatlar ifadelerin geceye kalabileceğini söylüyorlar.

Salih, hafif bir iç geçirerek,

- Biz emniyette, cezaevi kapılarında, fabrika önlerindeki grev çadırlarında ne bekleyişler yaşadık be dostum. Buradayım, bu gençlerin yanındayım, dedi ve telefonu kapattı.

Gergin bekleyişi sürdüren genç ailelerle saatlerce moral verici sohbetler yaptı. Öğleden sonra telefonu yine çaldı. Bu kez arayan komşusuydu.

- Salih abi, nerede kaldın? Bakır saatlerdir pencere kenarında seni bekliyor.

O anda evden aceleyle çıkarken camı açık bıraktığını hatırladı.

- Hemen dönüyorum, haber verdiğin için teşekkür ederim.

Salih evinin sokağına girdiğinde Bakır'ı patileriyle pencere kenarını ve bayrağın ipini tutmuş şekilde beklerken gördü.

Aynı saatlerde Saraçhane’de gözaltına alınan gençlerden bazıları ifadelerini veriyor, bazıları özgürlüğüne kavuşmayı bekliyordu.

Ve akşam yaklaşırken caddelerde kalabalıklar toplanmaya başladı. Ellerinde pankartlar, yüzlerinde umut vardı. Büyük ozan Nazım'ın

Güzel günler göreceğiz çocuklar, motorları maviliklere süreceğiz”

dizelerini haykırarak akşam başlayacak demokrasi ve özgürlük eylemini bekliyorlardı.

Salih, pencereden kalabalığa baktı. Bedeni biraz yorgun, ama yüreği inanç doluydu. Umutla ve sabırla beklemeyi bilenlerdendi.

Fotoğraf : Seval Danışman
Öykü : Hüseyin Kekiç


AİDİYET SERVETTİR

Fotoğraf : Baytekin Kara

AİDİYET SERVETTİR

Merhaba diyerek başladı konuşmaya ve sustu. Bir süre başı önünde parmaklarını eğip büktü. Sonra başını kaldırıp benim adım Sezgin diye devam etti sözlerine.

28 yaşındayım, Çocuk yaşımda Almanya'da yaşamaya başladım eğitimimi de orada tamamladım. Sekiz ay önce geldim buraya derken dudaklarını ısırıyor, sesi titriyordu.

Yine başını önüne eğip, sustu. Bir süre bekledi. Konuyu anlamak için, iyi bir eğitim almışsın, varlıklı bir ailen de var. Nedir seni bana getiren diye sordum.

Başını kaldırıp, dik dik yüzüme baktı ve evet, varlıklı biriyim diye başladı anlatmaya. Sekiz ay önce annemi öldürdüler benim sokak ortasında. Annemin cenazesi için geldim İstanbul'a. Emniyette, ben üç yaşımdayken trafik kazasında öldü diye bildiğim babamın yeraltı dünyasında ün yapmış Haydar Kara olduğunu, annemin de beni bu yeraltı dünyasından uzak tutmak için kimliğimi değiştirip yurt dışına götürdüğünü, babamın işlerini de yurt dışından takip ettiğini, İstanbul'a gelince de infaz edildiğini öğrendim dedi.

Benim annem dışında ailem yoktu doktor bey diye devam etti sözlerine. Ben yalnızca annemi, babamı değil, kimliğimi, ait olduğum yerimi, yurdumu da kaybettiğimi anladım.

Elini cebine soktu ve bir fotoğraf çıkarıp uzattı bana. Ben fotoğrafa bakarken Sezgin devam etti anlatmaya. Emniyette, bir yakınım olup olmadığını sorunca, bir komiser, bana bir dedem olduğunu ve bir kenar mahalle kahvesini işlettiğini söyledi. Annemin cenazesinden de uzak tuttular beni.

Bir sabah erkenden kahveye girdiğimde dedem olduğunu öğrendiğim bu adam, çay ocağında bardakları yıkıyordu. Bir masaya oturdum, biraz sonra iki bardak çayla yanıma geldi ve hoş geldin genç adam deyip oturdu karşıma. Hoş buldum amca, senin mi bu kahvehane diye sordum. Evet, benim bu fakirhane dedi iç çekerek. Yorucu olmuyor mu bu yaşta bu işler senin için dedim. Yoruluyorum tabi ama ne yapayım ekmeğim de bu ocakta kaynıyor işte diye anlatıyordu elini sallayarak. Yok mu çoluk, çocuk amca diye sorunca eli, parmakları havada dondu kaldı adeta. Bana kederli bir yüz ifadesiyle baktı ve aslan gibi bir oğlum vardı benim. Kahpe bir pusu kurup öldürdüler 25 yıl önce dedi. Sonra havada kalan eliyle başındaki beresini çıkardı. Elinin tersiyle alnındaki teri sildi ve parmak ucuyla çay bardağında daireler çizerek devam etti anlatmaya. Annesi de oğlunun yokluğuna dayanamadı ve kısa süre sonra beni yalnız bırakıp gitti. Üç yaşında bir torunum vardı ama annesi alıp torunumu kayboldu ortadan. Yıllarca torunumu aradım ama bulamadım derken boş bardakları alıp kalktı masadan.

Sonraki günlerde sık sık gittim o kahveye doktorum dedi. Neydi seni sık sık o kahveye götüren duygu diye sordum ona.

Birine, bir aileye, bir şehire, bir ülkeye ait olma duygusuydu elbette dedi.

Aidiyet dedim ve sordum, peki dedim dedeni alıp o kahveden varlıklı bu hayatını onunla neden paylaşmıyorsun?

Aradığın torunun benim demek için günlerce gittim o kahveye dedi ve terlemeye başladı karşımda. Bir bardak su verdim, elleri titreyerek aldı bardağı ve suyu üzerine dökerek bir yudum içip bardağı önündeki sehpaya bıraktı.

Her gidişimde sohbetler ettim ve geçen ay bir sohbetin ortasında dedem dedim ona. Sarıldık, ağladık birlikte. Haydi bırak bu kahveyi gidelim bir aile olalım birlikte dedim.

Ben buraya aitim yavrum. Seni buldum ya başka da bir şey istemem dedi.

Ertesi gün onu alıp götürmeye gittiğimde kahve kapalıydı ve camına asılan bir kağıtta mahallemizin Rıza abisi dün gece kalp krizi nedeniyle vefat etti yazıyordu.

Bana söyler misin doktor, ben kime ve nereye ait olacağım şimdi?

Fotoğraf : Baytekin Kara
Öykü : Hüseyin Kekiç



KALEM KAŞLI

Fotoğraf : Serra Kemmer

KALEM KAŞLI

“Ne gördün de çektin şimdi." dedi ve alaysı bir tebessümle başını çevirdi.
"Kalem gibi kaşlarını görünce” diyebildim çekinerek. Eliyle gel işareti yaparak caddenin köşesindeki vitrin kenarına oturdu. “Sen şimdi bu halimle dalga geçersin ama bir de gençliğimi görseydin” diyerek başladı anlatmaya.

Evlenmeden önce mahallenin en güzel kızı olduğunu, herkesin ona hayranlıkla baktığını ve her şeyin on yıl önce doğum yaparken bir anda değiştiğini anlattı. Doğum yapmak için yattığı hastanede, yanlış vurulan bir iğne sebebiyle ayağının sakat kaldığını, bu yüzden büyük acılar çektiğini, büyük aşkla bağlı olduğu kocasının kısa süre sonra, önce onu aldattığını, daha sonra da çalışamıyor diye, kızıyla birlikte yüzüstü bırakarak, evi terk ettiğini anlatıyordu sıkılarak.

Ailesinin İzmir’de yaşadığını ve durumlarının çok iyi olduğunu, ancak, ilk günlerde evliliğine karşı çıktıklarını, daha sonra da kızını terk ederek onların yanına gitmesini istediklerini söyledi.

“Kızımı terk edeceğime ailemi terk ettim” dedi. Kocası ne aramış ne sormuş onu uzun zaman. Hatta boşanma davası açtığında zorlukla bulabilmişler kocasını. Mahkemede boşanma kararından sonra da kaybolmuş yine ortalıktan.

Duyduklarımdan çok etkilenmiştim. “Özür dilerim” dedim. “Seni üzmek istemezdim.” “Yok üzülmedim” dedi. “Alıştım artık, her şeye alıştım, önceleri çok zorlandım, çok ağladım, intiharı düşündüğüm bile oldu zaman zaman” dedi. “Kızım için direndim hayata” diye devam etti. Kendinden geçmiş, o acılı günlere geri dönmüş gibiydi anlatırken. Yana dönmüş, sessizce kalmıştı bir süre. Döndü, gözlerini silerek “sigaran var mı” dedi. Öyle suçlu hissettim ki kendimi, sigaram yok diye. “Boş ver, olmasa da olur, öylesine sordum" deyip sustu.

Bir tel sigaram olsaydı diye çok hayıflandım o an.

Fotoğraf : Serra Kemmer
Öykü : Hüseyin Kekiç / 29.05.2024

NERESİ UZAK

Fotoğraf : Gökhan Gökçay


NERESİ UZAK

Karlı bir İstanbul sabahında, gün ağarmak üzereydi. Pencereden yola baktı kadın. Islak yoldan sıçrayan yağmur damlaları, geçen arabaların far ışıklarında kırılmalara neden oluyordu.

İç kırıklarını ansıdı kadın, hızla giyindi ve çıktı evden. Kısa bir süre kapı önünde taksi bekledi. Sonra üzerine gelen ışıklara doğru yürümeye başladı karla kaplı kaldırımların kenarından.

Arkasından bakan adam, ne kadar uzaklaşabilirsin ki diye söylendi içinden.
Herkesin uzağının kendi içinde olduğunu bilmeden.

Fotoğraf : Gökhan Gökçay

Öykü : Hüseyin Kekiç / 15.08.2023 

ÜÇÜNCÜ SAYFA HABERİ

 

Fotoğraf : Tolga İldun

ÜÇÜNCÜ SAYFA HABERİ

Ünlü iş insanı, dün gece ofisinde ruhsatlı tabancasıyla kendisini vurdu ihbarı üzerine, olay yerine intikal ettik. Ortada, masanın sağ kenarına düşmüş tabanca dışında, herhangi bir not ya da iz yoktu.

Kanlar içindeki cesedin sol elinin parmakları arasında, bir fotoğraf duruyor ve fotoğrafın içinde beş genç erkek, bir göl kenarında yürüyordu.

Tipik bir üçüncü sayfa intihar olayı diye başlattığımız soruşturma, çok geçmeden bütün gazetelerin ana sayfasında sekiz sütunluk sürmanşet oluyor ve haberin alt başlığında, intihar eden iş insanının gençlik yıllarında hiç ayrılmadığı ve çok sevdiği dört arkadaşıyla birlikte yürüdüğü fotoğraftan bahsediliyordu.

Haberin devamı içinse, okurlar yine üçüncü sayfaya yönlendiriliyordu.

Fotoğraf : Tolga İldun
Öykü : Hüseyin Kekiç / 15.08.2023

GİYSİLER KÜLTÜRLER VE KADINLAR

Fotoğraf : Ahu Akbaş

GİYSİLER KÜLTÜRLER VE KADINLAR

Yaz sıcağıydı. Güneşin ısıttığı kızgın kumsaldan sıkılmış, terlik, şort ve bikinili şehirliler olarak çevre gezisine çıkmıştık. Ellerimizde birer dal parçasıyla sık ağaçların gölgesinde bir patikadan geçtik ve geniş bir alana çıktık.

İlerde küçük evlerin önündeki yeşil çayırda, kalabalık bir topluluk bayram kutlaması için hazırlıklar yapıyordu. Patikanın ucunda büyük bir salkım söğüdün gölgesine oturup olanları izlemeye başladık.

Sağa, sola koşuşan çocuklar, sırtını taş duvara yaslamış dedeler ve çayıra uzanmış gençler oyalanırken, tahta ve eğreti masaları yan yana dizen erkekler, büyük sofrayı kuruyordu.

Önde yaşlı bir teyze ve arkasında sıralanmış alı al, moru mor geleneksel giysili genç kadınlar ve kızlar, taş duvar önündeki dedelerin ellerini öpüp bayramlaştılar önce. Sonra rengarenk giysili kadınlar, kızlar, sini sini yöresel yemekler taşıdılar uzun masalara. Onlar, büyük sofralarında çok renkli ve çok mutluydular.

Geleneksel bayram kutlamaları yerine tatil yapma alışkını olan biz, terlikli, şortlu ve bikinili tatilciler, sıcaktan, terden sıkılarak ve göz göze gelmekten utanarak sessizce önümüze baktık.

Fotoğraf : Ahu Akbaş
Öykü : Hüseyin Kekiç / 24.07.2023 

TEK BAŞINA

Fotoğraf : Prof. Mehmet Bayhan


TEK BAŞINA

Hatırla lütfen, bir sabah, seni bu ağacın altında, bu bankta yalnız otururken bulmuş ve nerelerdesin canım, çok meraklandım, ne yapıyorsun burada yalnız başına diye sormuştum telaşla. Sen de her zamanki sakinliğinle, hayır canım, yalnız değilim, tek başımayım ve kendi kendime yetiyorum burada diyerek yanıtlamıştın beni.

Kısa bir süre sonra da sen artık yoktun. Biliyor musun, senden sonra çok yalnız kaldım ben. Sana olan özlemim, giderek acı veren duygusal bir boşluğa sürüklüyordu beni.

Bir akşamüstü, yine yalnız, bu bankta otururken, senin sözlerini ansıdım.

Ya istemediğim, seçmediğim bu yalnızlık duygusuyla, doyumsuz ve umutsuz bir hayat sürecektim. Ya da, gitmeden önce bana öğrettiğin gibi, tek başıma, ama üretken yaşamayı seçip, kendi kendime yetecektim.

Evet canım, başta zor oldu ama tıpkı senin gibi, bu ağacın altında tek başıma olmayı ve kendimi yalnızlıktan korumayı seçtim.

Şimdi bunları sana yazıyorum, çünkü bil ve rahat uyu istedim.

Fotoğraf : 
Prof. Mehmet Bayhan
Öykü : Hüseyin Kekiç / 07.08.2023

( Bu öykü, sevgili Mehmet Bayhan hocamın vefatından önce yazılmıştır. )